Tolga Özbey
İnsanlık tarihinde modern anlamda gençlik kavramı, 1870’ler ve 1880’lerde ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi’nin etkisiyle çocuklar artık sadece işçi değil, eğitim alan bireyler olarak görülmeye başladılar. İngiltere’de zorunlu eğitim yasaları ve ABD’de kentleşmenin artmasıyla, gençler aileden bağımsız bir kimlik kazanmıştır. Artık gençler sokaklarda dolaşmak ya da fabrikalarda çalışmak yerine okullarda vakit geçirmek zorunda bırakılmışlardır. Bu dönemi -gençliğin- potansiyelinin “keşfedildiği” bir başlangıç noktası olarak tanımlamak yanlış olmaz. Dönemin muhafazakarları için gençler; hem bir umut hem de, bir tehdit olarak görülmüştür. 1890 yılları, Victorya Dönemi İngiltere’sinde, gençlik algısı mercek altına alındığında; Robert Baden-Powell gibi figürlerin güdümüyle, genç erkekleri “yararlı bireyler” haline getirmeyi amaçlayan izcilik hareketi gibi örgütlenmelerle “ideal genç” modeli yaratılmaya çalışıldığı gözlemlenir. Böylece erkekler “mini asker” statüsünde geleceğin “imparatorluk bekçileri” olarak organize edilmişlerdir. Kızlar ise daha çok evcimen rollere yönlendiriliyordu, iffetli bir eğitim ile “leydilik okulları” onları idealize etme amacını güdüyordu. Eğitimleri genellikle ev işleri, müzik ya da temel okuma-yazma üzerine odaklanıyor. Ancak bu dönemde bazı genç kızların, özellikle işçi sınıfından olanların, fabrikalarda çalışarak aile bütçesine katkıda bulunduğu da görülüyor. Yine de toplumun genel beklentisi, kızların ergenlik dönemini sessizce geçirmesi ve evliliğe hazırlanması yönündeydi.
Victorian idealinin ötesinde, bir de sokaklarda bambaşka bir gençlik gerçeği vardı. Londra gibi büyük şehirlerde işçi sınıfı gençlerinin çeteler oluşturduğunu ve bu grupların toplum için bir “tehdit” olarak görülüyordu. Bu gençler, genellikle okulu bırakmış, düşük ücretle çalışan ya da sokaklarda hayatta kalmaya çalışan bireylerdi. Dönemin gazeteleri, bu çeteleri “ahlaksız” ve “kontrol edilmesi gereken” bir sorun olarak niteliyordu. Örneğin, “hooligan” kelimesi ilk kez bu dönemde popülerleşiyor ve gençlerin sokaklardaki asi tavırlarını tanımlamak için kullanılıyordu. 1890’larda basın, sokak çeteleri ve “hooligan” gençler hakkında sansasyonel haberlerle doluydu. Özellikle The Times gibi dönemin önde gelen gazeteleri, işçi sınıfı gençlerinin sokak kavgalarına karıştığına dair sansasyonel haberler yayımlıyordu. Londra’da gençlerin sokak kavgalarına karıştığına dair bu tip yazılar, toplumun bu gruba yönelik korkusunu körüklerken öte yandan, bazı yayınlar ise gençlerin eğitimi ve ahlaki gelişimi için önerilerde bulunuyordu. Örneğin, 1898’de Londra’nın East End bölgesinde gençlerin bıçaklı kavgalara karıştığına dair bir haber, toplumda ciddi bir panik yaratmıştır. Bu tür haberler gençliği bir “ahlaki tehdit” olarak konumlandırmakta ve orta sınıfın bu gruplardan duyduğu korkuyu körüklendirmekteydi. Gazeteler, genellikle bu gençleri “kurtarılması gereken kayıp ruhlar” ya da “toplumun başına bela” şeklinde ikiye ayırarak ele alıyordu. The Boy’s Own Paper gibi dergiler, genç erkeklere macera hikâyeleri ve ahlaki öğütler sunarak “doğru yolu” göstermeyi hedefliyordu. Bu yayınlar gençliği hem eğlendirmekte hem de kontrol altına almaya çalışmaktaydı. Bu isyankâr gençliğin, toplumun bastırmaya çalıştığı enerjinin bir yansıması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sokak çeteleri ve işçi sınıfı gençlerinin isyankâr tavırları, toplumun bu idealize edilmiş gençlik imajını sorgulamasına yol açıyordu.
Viktorya dönemindeki sokak gençliği günlük gündemde önemli bir yer tutmuştur. Bu dönemde gençler sokaklarda bir araya gelip kendi alt kültürlerini oluşturmaya başlamışlardı. Sanayileşmenin hız kazandığı ve şehirleşmenin arttığı bir dönemdi. Bu süreçte, gençler işçi sınıfının bir parçası olarak sokaklarda daha fazla zaman geçirmeye başlamışlardı. Bu gençler genellikle işsizdi veya düşük ücretli işlerde çalışmaktaydılar ve boş zamanlarını sokaklarda geçirmek, içki-tütün tüketmek, taşkınlık yapmak, çevreyi rahatsız eden davranışlarda bulunmakta ve zaman zaman suça bulaşmaktaydılar. Sokak gençliği, kendi aralarında gruplar oluşturarak, çeteleşerek belirli bir kimlik ve aidiyet duygusu geliştiriyordu. Bu gruplar, zaman zaman suç faaliyetlerine karışarak genellikle toplumsal normlara ve otoriteye karşı bir başkaldırı olarak kendini ifade etmeye çalışıyorlardı. Bu gençler çeteleri için seçtikleri isimlerde genelde ya mahalleleriyle özdeşleşir ya da alaycı bir şekilde topluma karşı hissiyatlarını dile getirirlerdi. Bu çetelerden en meşhurları The Peaky Blinders, Birmingham merkezli bu çete, aslında Viktorya dönemi sonlarında (1890’lar) aktifti ve 20. yüzyılın başına kadar varlık gösterdi. İsimleri, şapkalarının içine diktikleri jiletlerle rakiplerini kör ettikleri söylentisinden geliyordu. “Peaky” şapkalarının tepesi, “Blinders” ise göz kamaştırıcı hareketleri ya da bu jilet efsanesiyle ilişkilendirilmişti. Bir diğer ünlü çete The Forty Elephants, Londra’nın Elephant and Castle bölgesinden, tamamen kadınlardan oluşuyordu ve az sayıda genç kızları da içeriyordu. 1870’lerden 1950’lere kadar aktif olan grup, hırsızlık ve yankesicilikle ünlenmişti. İsim, hem mahalleleriyle hem de “Forty Thieves” (Kırk Hırsız) adlı erkek çetesine göndermeyle bağlantılıydı. Genç üyeler, lüks mağazalarda şık kıyafetlerle dolaşarak soygun yapardı. The Scuttlers, Manchester ve Salford’da 1870’lerden itibaren ortaya çıkan bu genç çeteler, sokak kavgalarıyla biliniyordu. “Scuttle” kelimesi, hızlı koşup kaçmak anlamına gelir ve bu çeteler mahalle savaşlarında bıçaklar, kemer tokaları gibi silahlar kullanırdı. Her mahallenin kendi “Scuttler” grubu vardı, örneğin “Ancoats Scuttlers” ya da “Gorton Scuttlers” gibi yerel isimler alırdı. Bir diğer çete ise The Skeleton Army, 1880’lerde, Salvation Army’ye (Kurtuluş Ordusu) karşı çıkan gençlerden oluşan bu grup, özellikle Güney İngiltere’de (Portsmouth, Exeter) faaliyet gösteriyordu. Salvation Army’nin alkol karşıtı kampanyalarına tepki olarak bira şişeleri ve taşlarla saldırılar düzenlerlerdi. “Skeleton” (İskelet) ismi, hem alaycı bir gönderme hem de korkutucu bir nam olarak sokaklara yayılmıştı.

Viktoryal dönemde gençlik, edebiyatta da önemli bir yer bulmuştur. Rudyard Kipling gibi yazarların eserlerinde gençliğin hem romantize edildiğini hem de disiplin altına alınması gerektiğinin vurgulandığı gözlemlemek mümkündür. Rudyard Kipling’in eserleri bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri. Kipling’in The Jungle Book (1894) gibi çalışmalarında gençliğin vahşi ama eğitime açık doğasını vurgulanır. Mowgli karakteri, doğayla iç içe büyüyen bir genç olarak, Victorian toplumunun “disiplinle şekillendirilmesi gereken” ideal gencini temsil etmekteydi. Kipling’in eserlerinde sıkça görülen imparatorluk teması da gençliği Britanya İmparatorluğu’nun geleceği olarak yüceltirken, onlara bir görev bilinci aşılamaya çabalamasıydı. Benzer şekilde, Frances Hodgson Burnett’in “Little Lord Fauntleroy” (1886, ancak 1890’larda da popülerleşmiştir) adlı romanı, genç bir erkek çocuğun saflığı ve ahlaki üstünlüğüyle yetişkinleri etkileyişini anlatıyor. Bu eserin, dönemin orta ve üst sınıf ailelerinin çocuklarına yönelik beklentilerini yansıtmaktaydı: Gençler, ahlaki bir rehber olmalı ve toplumun değerlerini devam ettirmeliydi. Bu tür eserler, gençliğin masumiyetini korurken aynı zamanda “iyi bir vatandaş” olma yolunda eğitilmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak edebiyat, gençliği sadece bir ideal olarak değil, aynı zamanda karanlık ve kontrol edilmesi zor bir güç olarak da tasvir ediyordu. Charles Dickens’ın eserleri, örneğin, Oliver Twist (1837-1839, fakat 1890’larda hâlâ geçerli sayabileceğimiz) sokaklarda hayatta kalmaya çalışan gençlerin acımasız dünyasını gözler önüne seriyordu. Romandaki Fagin’in yönettiği hırsız çetesi, Victorian toplumunun işçi sınıfı gençlerinden duyduğu korkuyu yansıtıyordu. Dickens bu gençleri hem kurban hem de suçlu olarak sunmuş ve dönemin toplumunda sokak gençlerine yönelik çelişkili duyguları açığa vurmuştur. Bir yönüyle de anti kahramalar olarak üstü kapalı bir biçimde alt sınıfa sunmuştur. Bir başka örnek olarak, Robert Louis Stevenson’ın “Dr Jekyll ve Mr Hyde” (1886) romanı, gençliğin bastırılmış dürtülerinin ve asi yanının bir alegorisi olarak okunabilir. Bu eserde gençliğin ikili doğasının (iyi ve kötü arasındaki çekişme) Victorian ahlakçılığının bir yansıması sunulmaktadır. Her ne kadar hikâye doğrudan gençleri konu almasa da, dönemin gençlik enerjisinin kontrol edilemezliği korkusu burada simgesel bir şekilde işleniyordu.
Yine aynı dönemde yazılı basına baktığımızda, The Manchester Guardian gibi gazetelerin, fabrikalarda ya da madenlerde çalışan gençlerin zorlu hayatlarını belgelediğini görüyoruz. Bu haberler, genellikle çocuk işçiliğin azaltılması ve gençlerin eğitime yönlendirilmesi için reform çağrılarıyla birleşiyordu. Örneğin, 1890’larda bir gazete makalesi, 14 yaşındaki bir gencin fabrika kazasında ölmesini trajik bir şekilde detaylandırarak, gençlerin korunması gerektiği mesajını veriyordu. Bu tür yazılarda gençliğin hem kurban hem de toplumun vicdanını uyandıran bir sembol olarak öne çıktığı vurgulanır. Aynı şekilde, dönemin popüler dergileri ve gazeteleri, gençlerin ahlaki çöküşünden duyulan korkuyu sıkça işliyordu.

Victorian toplumunun gençliğe yönelik çelişkili tutumunu gözden kaçırmamak gereklidir. Bir yanda gençler, imparatorluğun geleceği ve ahlaki değerlerin taşıyıcısı olarak yüceltilmiş; diğer yandan ise sokaklardaki asi gençler, suç oranlarının artışı ve “modern hayatın bozucu etkisi” nedeniyle korku unsuru haline gelmiş öcüler olarak tanımlanmışlardır. Bu ikilik, gençliğin hem bir umut hem de bir tehlike olarak görüldüğü bir dönemin portresini çizmektedir. Dönemin pedagoglarının ve reformcularının, gençleri “kurtarmak” için türlü yöntemler denediğini örneğin, ıslah evleri ya da dini eğitim programlarının yaygınlaştığını görmekteyiz. Victorian Dönemi’nin sonlarında gençlerin ilk alt kültür belirtilerini de göstermeye başlamışlardı. Bisiklet çılgınlığı, özellikle orta sınıf gençler arasında popüler hale gelmişti ve bu tutku onlara sokaklarda özgürce dolaşma imkânı tanıyordu. Bisiklet kulüpleri, gençlerin kendi sosyal çevrelerini oluşturduğu ilk alanlardan biri olmuştur. Ayrıca, bazı gençlerin dönemin katı kıyafet kurallarına karşı çıkarak daha rahat giysiler tercih etmesi, ilerideki asi gençlik modalarının da ilk habercisiydi.

Muhafazakar gençler müzik, genellikle evde ya da sosyal toplantılarda önemli bir yer tutardı. Piyano, bu dönemde orta ve üst sınıf evlerin adeta vazgeçilmeziydi; genç kadınların özellikle piyano çalmayı öğrenmesi, “iyi bir eş” olmalarının bir göstergesi olarak görülürdü. Chopin, Liszt gibi bestecilerin romantik eserleri ya da hafif operetler popülerdi. Erkekler ise daha çok kilise korolarında veya amatör orkestralarda yer alabilirdi. Fakat alt sınıf gençler için popüler müzik ilgi çekiciydi, müzikholler gençler arasında giderek yaygınlaşıyordu. İşçi sınıfından gençler buralarda eğlenirken, daha halka hitap eden şarkılar ve danslar ortaya çıkıyordu. Ancak, dönemin ahlak anlayışına ters düşebildiği için bu tür yerler üst sınıflar tarafından pek hoş karşılanmazdı. Müzikhollerin yanısıra tiyatrolar da gençlerin boş zamanlarını geçirdiği yeni eğlence mekanları olarak ortaya çıkıyordu. Bu, ileride 20. yüzyıldaki popüler kültürün temelini oluşturacak bir gelişmedir. Dönemin popüler kültürünün gençler için yeni bir alan açtığını da söylemek mümkündür. Müzikholler, 1890’larda özellikle işçi sınıfı gençlerinin toplandığı yerler haline gelmiştir. Bu mekanlarda sunulan komedi gösterileri, şarkılar ve skeçler, gençlerin günlük hayatın stresinden kaçışını sağlamaktaydı. Müzikhollerin gençler için bir tür “özgürlük alanı” sunduğunu ve bu eğlencelerin, ileride 20. yüzyılın popüler kültürünün temelini oluşturacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Örneğin, dönemin popüler şarkılarında gençlerin aşk maceraları ya da sokak hayatı gibi temalar işleniyordu; bu da gençliğin bağımsız bir kimlik olarak görülmeye başladığını en büyük kanıtı sayılabilir.
Teknolojik olarak, gramofonun icadı (1870’lerin sonları) müziği daha erişilebilir hale getirmeye başlamıştı. Gençler arasında müzik paylaşımı henüz başlamamıştı; yalnızca canlı performanslar üzerinden danslarla deneyimlenirdi. Gramofonun icadı şüphesiz müziği değiştirmeye başlatsa da bu Viktoryal dönemin sonlarına denk gelmektedir. Gramafon ve taş plak; dönemin büyük kısmında gençlerin müzik dinleme alışkanlıklarını kökten değiştirecek bir yenilik değildi; daha çok bir geçiş sürecinin başlangıcıydı. Gençler hâlâ çoğunlukla canlı performanslara bağımlıydı ve müzik, bugünkü gibi kişisel bir deneyim olmaktan çok, toplumsal bir ritüeldi.
Popüler müzik, geleneksel ve muhafazakarkarın yaşantısında romantik şarkı sözleri ile karşımıza çıkmaktadır. Bu şarkıları sözleri dönemin ahlaki sınırları içinde kalarak, gençliğin saf ve tutkulu duygularını yansıtırdı. Örneğin, popüler bir balad olan “The Lost Chord” (1877, sözler Adelaide Anne Procter, müzik Arthur Sullivan), gençlerin içsel duygularını ifade eden dramatik bir ton taşır, ancak bu duygular genelde dinî veya ahlaki bir çerçevededir. “Come into the Garden, Maud” (1857, sözler Alfred Tennyson, müzik Michael Balfe) adlı şarkı, genç bir erkeğin sevgilisine seslenişini anlatır. “Genç aşık” burada romantik bir ideal olarak sunulur ve dönemin genç erkeklerinden beklenen duygusal ama kontrollü tavrı yansıtır. Viktoryal dönemde gençler, şarkı sözlerinde çoğunlukla ya idealize edilmiş figürler olarak ya da dönemin katı kurallarına uyum sağlaması beklenen bireyler olarak karşımıza çıkar. Bunun tam tersine ise alt tabakanın en ucuz eğlence formu olarak benimsediği sokak şarkılarında rastlamaktayız. Bu şarkıların sözleri bir tür sansüre tabi kalmamış gerçek alt tabaka yaşantıdan gerçeklikler barındırmaktadırlar ve genelde iöeriklerine müstehcenlik ve alaycılık hakimdir.
Dönemin popüler sokak şarkılarının sözlerinden çok azı günümüze aktarılsa da bazılarında geçen sözler, dönem gençlerinin popüler müzikte nelerden bahsettiği konusunda fikir vermektedir;
“The Ratcatcher’s Daughter” (Fare Avcısının Kızı), “In Westminster, not long ago, There lived a ratcatcher’s daughter, She wasn’t handsome, nor yet plain, But her charms made the young men falter. Her father caught rats for his trade, And a living quite tidy he made, But his daughter, she caught something more, Young men by the score every day. She’d a voice like a blackbird so sweet, And her ankles were nimble and neat, With a basket of sprats on her arm, She’d cry out her ware through the street. Now a swell from the West End one day, He met her and stole her away, To his chambers so grand and so fine, Where she soon lost her sprats, they say. But one night as they lay in their bed, A terrible fate came instead, The ceiling fell down on their heads, And they both ended up cold and dead. So all you young maidens take care, When a swell comes with words debonair, For the ratcatcher’s daughter so fair, Met her doom with a West End affair. “
Tercüme: “Westminster’da, çok uzun zaman önce değil, Bir fare avcısının kızı yaşardı, Güzel değildi, çirkin de sayılmazdı, Ama cazibesi genç erkekleri şaşkına çevirirdi. Babası geçimini fare avlayarak sağlardı, Ve oldukça düzgün bir hayat sürerdi, Ama kızı, daha fazlasını avlardı, Her gün düzinelerce genç erkeği. Sesi karatavuk gibi tatlıydı, Ayak bilekleri çevik ve zarifti, Kolunda bir sepet sardalya ile, Sokaklarda mallarını bağırarak satardı. Bir gün Batı Yakası’ndan şık bir bey, Onu gördü ve kaçırıp götürdü, Görkemli ve şahane odalarına, Orada sardalyalarını çabucak kaybetti, derler. Ama bir gece yatakta yatarken, Korkunç bir kader onları buldu, Tavan başlarına çöktü birden, Ve ikisi de soğuk ve ölü kaldı. Öyleyse genç kızlar, dikkat edin siz, Kibar sözlerle gelen beyler çıkarsa karşınıza, Çünkü fare avcısının güzel kızı, Batı Yakası macerasıyla sonunu buldu. “
Mizahi ve hafif müstehcen tonuyla dikkat çeken bu şarkıyı Viktorya toplumunun üst sınıfları “kaba” bulsa da, alt sınıf gençler arasında o dönemde çok popüler olmuştur. Şarkı, genç bir kızın üst sınıftan biriyle ilişkiye girmesi ve trajik sonunu mizahi bir şekilde anlatır. Viktorya toplumunun katı ahlak kuralları göz önüne alındığında, bu tür bir hikâye “ahlaksız” bulunması şaşırtıcı değildir, çünkü hem sınıf farkını hem de cinsel imaları içeriyordu.
Diğer bir sokak şarkısı olaran “Villikins and His Dinah” sözleri “It is of a rich merchant I now will tell, In London city he did dwell, He had one daughter, an only child, And her name it was Dinah, fair and mild. A suitor came her heart to win, His name was Villikins, so they begin, But her father said, “No, this will not do, For a beggar like him shan’t marry you.” “Oh father dear,” sweet Dinah cried, “If I can’t wed Villikins, I’ll surely die, For my heart is his, and his is mine, No other man shall my love confine.” The father locked her in her room, To keep her from her lover’s gloom, But Dinah took a draught so deep, And laid herself down in endless sleep. When Villikins heard his love was dead, He went to her grave and there he said, “Oh Dinah, my darling, I’ll join you soon,” And he stabbed himself beneath the moon. Now all young lovers, a warning take, Don’t let your hearts for true love break, For Villikins and Dinah, so fair and true, Met their sad end, and so might you.
Tercüme: “Size şimdi bir zengin tüccardan bahsedeceğim, Londra şehrinde yaşardı, Tek bir kızı vardı, başka çocuğu yoktu, Adı Dinah’tı, güzel ve uysaldı. Bir talip geldi kalbini kazanmaya, Adı Villikins’ti, böylece başladı, Ama babası dedi ki, “Hayır, bu olmaz, Böyle bir dilenci seni alamaz.” “Sevgili babam,” diye ağladı tatlı Dinah, “Eğer Villikins’le evlenemezsem, kesinlikle ölürüm, Çünkü kalbim onun, onunki de benim, Başka bir adam aşkımı hapsetmeyecek.” Babası onu odasına kilitledi, Sevgilisinin kederinden uzak tutmak için, Ama Dinah derin bir yudum aldı, Ve sonsuz uykuya yattı. Villikins sevgilisinin öldüğünü duyunca, Mezarı başına gitti ve orada dedi ki, “Oh Dinah, sevgilim, yakında sana katılacağım,” Ve ay ışığında kendini bıçakladı. Şimdi tüm genç aşıklar, bir uyarı alın, Gerçek aşk için kalbinizi kırmayın, Çünkü Villikins ve Dinah, güzel ve sadık, Üzücü sonlarını buldular, siz de bulabilirsiniz.“ Şarkı, klasik bir “yasak aşk” hikâyesidir ve Romeo ile Juliet’e benzer bir trajedi içerir. Ancak Viktorya dönemi sokak baladlarına özgü olarak, bu trajedi abartılı ve biraz alaycı bir tonda sunulur. Dinah’nın babasına karşı gelmesi ve kendi hayatına son vermesi, dönemin katı ahlak anlayışına ters düşerdi. Ayrıca, Villikins’in intiharı da Viktorya toplumunda günah olarak görülen bir eylemdi. Bu unsurlar, şarkıyı üst sınıflar için “ahlaksız” kılmıştır. Şarkı genellikle basit bir melodiyle, sokaklarda kolayca söylenebilecek şekilde bestelenmişti. Nakarat kısımları yoktu, ancak hikâyenin akışı dinleyiciyi bağlıyordu. Bu balad o kadar popülerdi ki, Viktorya dönemi tiyatrolarında ve müzikhollerde de sıkça parodi haline getirilmiştir. “Villikins and His Dinah”, dönemin halk kültürünün duygusal ama aynı zamanda eğlenceli yanını yansıtan bir örnektir.
Dönemin bir diğer önemli popüler sokak şarkısı The Drunken Sailor” (Sarhoş Denizci) okyanuslara hakim İngiliz krallığını ayak takımından denizcilerinin antimarşı olarak günümüze kadar kendini koruyabilmiş ender bestelerdendir. Sözleri “What shall we do with a drunken sailor, What shall we do with a drunken sailor, What shall we do with a drunken sailor, Early in the morning?Way hay and up she rises, Way hay and up she rises, Way hay and up she rises, arly in the morning! Put him in bed with the captain’s daughter, Put him in bed with the captain’s daughter, Put him in bed with the captain’s daughter, Early in the morning! Way hay and up she rises, Way hay and up she rises, Way hay and up she rises, Early in the morning!nTie him to the mast with his pants down under, Tie him to the mast with his pants down under, Tie him to the mast with his pants down under, Early in the morning! Way hay and up she rises, Way hay and up she rises, Way hay and up she rises, Early in the morning!” Tercüme: “Sarhoş denizciyle ne yapalım, Sarhoş denizciyle ne yapalım, Sarhoş denizciyle ne yapalım, Sabahın erkeninde? Hey ho, yukarı kaldır, Hey ho, yukarı kaldır, Hey ho, yukarı kaldır, Sabahın erkeninde! Onu kaptanın kızıyla yatağa koy, Onu kaptanın kızıyla yatağa koy, Onu kaptanın kızıyla yatağa koy, Sabahın erkeninde! Hey ho, yukarı kaldır, Hey ho, yukarı kaldır, Hey ho, yukarı kaldır, Sabahın erkeninde! Pantolonu indir direğe bağla, Pantolonu indir erkeninde!erkeninde! direğe bağla, Pantolonu indir direğe bağla, Sabahın erkeninde! Hey ho, yukarı kaldır, Hey ho, yukarı kaldır, Hey ho, yukarı kaldır, Sabahın erkeninde” Bu şarkı, denizcilerin yaşamını konu alan ve genellikle tavernalarda söylenen bir parçaydı. Sözleri basit ve tekrarlayıcıdır, ancak alkol ve ahlaksızlık temaları nedeniyle dönemin muhafazakâr kesimlerince çokça eleştirilirdi. Popülerliğini günümüzde de koruyan şarkıyı 70lerde birçok punk grubunun yorumladığı hatırlatmak gerekir.
Viktoryal dönemde sokaklarda söylenen şarkıların birçoğunda hayat kadınlarından bahsedilmektedir. “The Unfortunate Rake” dönemin önemli halk baladlarından biridir. Genç bir erkeğin hayat kadınlarıyla geçirdiği zamanın ardından hastalıktan ölmesini anlatır. Bu balad, Viktorya dönemi ahlakçılığını yansıtır: “I am a young fellow that’s quite undone, / Through the drinking of liquor and the loving of fun, / As I went out walking one morning in May, / I met a young damsel all dressed in her gay.” Ben genç bir adamım, tamamen mahvolmuş, / İçki içmekten ve eğlenceye düşkünlükten, / Mayıs’ta bir sabah dolaşmaya çıktığımda, / Genç bir kızla tanıştım, şık giyinmiş.” Bu balad, hayat kadınlarıyla ilişkiyi hem romantize eder hem de bunun bedelini bir uyarı olarak sunar.